
Biriktiriyoruz; sevinçleri, hayalleri, umutları, gerçekleştirebilirsek harika sonuçlar yaratacak bir sürü şeyi... Peki elimizde ne var?
Biriktiriyoruz; hasretleri, özlemleri, iyi ihtimalleri, “şans bir gün bize de gülecek”leri... Neden gülmüyor?
Biriktiriyoruz; "Umut yoksulun ekmeği"ni. Yıllar geçiyor ne torbamız doluyor, ne geriye umut kalıyor, ne de ekmek.
Biriktiriyoruz; matematik, kimya, sosyoloji daha ne kadar çok şey varsa, bilgi biriktiriyoruz bir gün çok güzel şeyler başarmak için, çok işimize yarayacaklar eminiz bundan. Çünkü bize böyle dendi okulda, evde, sokakta, beynimize kazındı "bilgi her şeydir!"
İnandık, okuduk yıllarca. Örnek mimar olduk, örnek doktor, arkeolog, avukat, biraz rahat yaşamak, biraz güzel yaşamak ve toplum yaşamına daha iyi anlamlar katmak için.
Peki, bunu ne kadar başardık, soralım kendimize. Evet mi? Evet diyenler ayağa kalksın!
"Bilgi her şeydir!" Madem böyledir, üzerimize düşeni yaptık. Ünvanlarımız var, isimlerimizden önde yazılan profesör, doçent, avukat, yazar, uzman ph dr. ve ve ve peki nerede mutluluk, güzel günler ve o "her şey"?
Ya da çalışıyoruz; gemide, madende, fabrikada kan ter içinde yorularak, tükenerek, ölerek, sakat kalarak... Çalışıyoruz, bize dediler ki "çalışmak mutluluktur!", "Çalışmak özgürleştirir!" Çalıştık sevdiklerimizle mutluluk içinde, huzur içinde, "özgürlük" içinde yaşamak için! Fakat çok geçmeden anladık sadece yaşamak için çalışmak zorundaydık çalışırken ölsek bile!
Peki ne için? Anlamsız bir koşuşturmaya dönen bir hayatı yaşamak için mi? Onca zahmet, yıllar ve yıllar süren öğrencilik, otuz sene bir iş yerinde kafa, kol farketmez onca emek, yaşlanmak ya da depresyonlarla dolu hayatlar yaşamak için miydi?
Bazen sonuçtan bakmak iyidir, denir ya hadi öyle yapalım. Okuduk öğrendik emek verdik, güzel bir gelecek için. İyi o zaman, o güzel gelecek nerede? Çalıştık didindik, ömrümüz tükendi, sakat kaldık, öldük daha ötesi yok, öldük işte. Neden? Biz ya da sevdiklerimiz, mutlu ve rahat yaşasın diye. Mutluluk ve o rahat yaşam nerede? Hepsi üç beş kırıntı için miydi? Bağlar kurduk (Network’ler) işte, okulda, mahallede. Güya yaşadığımız toplumun bir parçası olacaktık. Telefonlarımız numaralarla dolup taşıyor. Sürekli birileriyle konuşuyor mesajlaşıyoruz. Sosyal medyada fenomen oldu çoğumuz. O zaman neden bu kadar çok yalnızız? Toplumun bir parçası, çok değerli bileşeni o özgür birey neden yalnızlıktan ölüyor?
Bazı şeyler hiç de umduğumuz gibi olmadı değil mi? Acaba, sadece bazı şeyler mi? Karamsarlık ve abartı diyenler varsa bir sorumuz daha var. İyi şeyler olduğunda şaşıran bir toplum nasıl bir toplumdur? Kötü olanın kanıksanmış olması acı bile vermiyorsa daha ne söylenebilir ki!
Daha çok yüzleşmeliyiz kendi gerçekliğimizle. Ufuktan güneşler doğarken, batarken hep aynı gecelere uyumak ve aynı günlere uyanmak, yüreğimizi yorarken, göz bebeklerimiz gri kasvetlerle dolup taşarken, bizi ezip geçen hayata karşı kaç kadeh daha devireceğiz, çaresiz ve küfrederek. Ezilmek an an, onur dolu hayallerimizi terk edişimizin ağır acısı altında... Buna daha ne kadar devam edebiliriz ki!
Direndik gerçeklere. Canımız kıymetliydi, başkalarını umursamayışımızı, bencilliğimizi ne güzel teorize ettik, ediyoruz. "Bu halk değişmez", "Bu düzen değişmez" Baktık, kendi yolumuza gittik. Sonuç; bir ömür verdik, ev, araba taksitlerine. O kıymetli kariyerimizle, o eşsiz hayatımızla, o harikulade özgürlüğümüzle kredi kartlarının kölesi olmadık mı? Yanıldık bal gibi, bir şeylerin değişmeyeceğini söyledik ama değişti, artık daha fazla köleyiz.
Hiç kusura bakmayalım bu yenilmek bile değil. Spartaküs yenildi, Bedrettin, Bolivya dağlarında Che, sokaklarımızda çarpışan, yürüyen, isyan edenler yenildi (Ki buna yenilmek denmez, kaybettiler türlü çeşit çatışmaları, hepsi bu). Benciller yenilmez onlar ezilerek yok olur. Şimdi hemen ama, ama, ama diye başlayacağız, o şık, o etkileyici, karizmatik gerekçelerimizi sıralamaya. "Kimse beni anlamadı", "İyi ama ben iyi biriyim", tabii ki vazgeçmelerimizin kallavi teorisi "Haksızlığa uğradım" Kabul edelim ya da etmeyelim bunlar "kula kulluk eden”lerin avukatının sözleri!
Bunlar tumturaklı cümleler. Fakat ya gerçekler! Umutlarımızı öksüz bırakmak belki bir suç değildir ama yine de bir karşılığı olmalı! Herkesi her şey için suçlarken, vazgeçmenin bir karşılığı olmalı. Hesap sormak varken susmalarımızın, yılgınlığımızın bir karşılığı olmalı. Kırıntılar için özgürlüğümüzden vaz geçmek bir suç değilse nedir ki?
Uzatmanın alemi yok. Artık bu döngüyü kırmak zorundayız. Sorgulamak, karşı çıkmak, gerektiğinde çarpışmak gerekiyor. Çalıştık, didindik, yorulduk ama mücadele etmeden istediğimiz sonuca varamıyoruz. Beklemek niye, daha fazla ruh ve bedenen tükenmeden harekete geçmek varken.
Umudu terk etmeden, umutlarla yola devam etmek ve yeni günlere uyandırmak insanlığımızı, bu güzel bir hayalden çok daha fazlasıdır. Aslında hazırız, donanımlıyız, gücümüz var, bilgi birikimimiz de. Zaten halihazırda bunu yapanlar, umutlarıyla ısrarla yola devam edenler var. Bunu daha çoğumuzun, daha çok yapması lazım. Kendimiz için çok şey yaptık. Kendisi için bir şey yapmakla yetinenler bir şeyler yapmış sayılmaz aslında. Yanındaki için bir şeyler yapmaktır aslolan ve bizi insan kılan.
Umutlarımızın yanına daha çok umut ve daha çok cesaret koyalım, gerisi gelecek.
Kurtuluşumuz bireysel değil toplumsaldır.
Kenan Kızıl